Ruhum Sonbahar
Mevsim bahar.
Hadi gel ey yar, ruhum sonbahar.
Yalnızlığın orta yerinde, kimsesizliğin ızdırabını yaşarken bir akşam, güneş batarken ufukta ve umutlarımı da alıp götürürken beraberinde, ben bakarken pencereden ağaçtaki son yaprağın akıbetine, gezinirken bir ümit bekleyişinde, cismi ses vermeyen bir ruh misali gözlerinle bana gelecek bir mavera iklimi, ellerinle sunulacak bir rahmet yağmuru bekliyorken kurumuş vahalarıma.
Sen geleceksin değil mi yitik bir türküyü yeniden bestelemeye? Tutacaksın değil mi soğuktan titreyen ellerimi. Bak geçiyor mevsimi bahar, bak yürek sonbahar, bütün yapraklarını rüzgara kaptırmış, yok hiçbir siperi öyle ulu orta yere koymuş özlemini, sevgisini, akıbetini sen nasılsa geleceksin ve esirgeyeceksin diye. Güneş batmış, vakit akşam, gözlerim alıyor kendini boşluktan.
Gel gayri gel de yüreğimin rengini beyaza çalsın gözlerinin siyahı.
Gayrı gel
Gel gayrı.
Canım bir tutam mutluluk çekti
Hani bazı zamanlar vardır, bütün mutluluk bulutlarının senin üzerine yağmurlar yağdırmasını istediğin.
Öyle bir zamandayım bugün, tarifi şudur diyemeyeceğim bir mutluluk var yüreğimde. Adı nedir bilmediğim bir duygu ama mutluluk işte bildiğin mutluluk. Hani bir annenin çocuğunun boynuna sarıldığı an yaşadığı gibi, hani yollarını ayırmışken kader iki sevgilinin aradan yıllar geçtikten sonra bir zaman diliminde karşılaşıp kendilerine sunulan lütfun hazzını yaşamaları gibi bir şey…
Ve şu an ne istiyor canım biliyor musun? Bir köy düğünün de olmak. Şöyle mutlulukların zılgıt olup aktığı, şöyle ellerin dostça kenetlendiği halayların olduğu, hani bir türkünün bir seste bittikten sonra başka bir sesten kaldığı yerden söylendiği gibi, güzelliklerle dolu bir bozkır havası çekti canım. Hani yemyeşil ovaların çocuk sesleriyle daha da güzelleştiği, hani dolup taşan bereketli sofraların kurulduğu, hani öfkenin, hani nefretin talan olduğu, sevginin inşa edildiği yerlerde bir hayat istedi canım. Hani bütün bunları toplayıp gözlerinle yüreğime getiren mutluluk var ya onu istedim işte.
Adı güzel olan ne varsa toplansın yüreğimde ve ben onu seninle yaşayayım, senin gözlerinde. Bir akarsu olsun gözlerin, ben gözlerinde akıp gideyim güzel olan her yere. Hani mutluluğun fısıltısı sözlerimden taşsın, senin sözlerine karışsın ıssız bir coğrafyada ve söylesin bildiği en güzel sözü. Usul bir çığlık gelip üflesin yüreğimizde ki esaretin surlarına ve yıkıldıkça surları daha çok sevsin yüreğim seni. Bitmeyen özlemlerin, tükenmeyen sevdaların ve tüm güzelliklerin adı ol içimde. Hani ben “sen” dedikçe ve bildikçe seni, öyle de bilsem dünyanın bütün güzelliklerini ve bulsam kendimi yeniden kaybettiğim o yerde, yani gözlerinde.
20 Kasım 2009
Sonbahar’ın Sonuna Doğru
Yol alıyoruz. Parklardaki o güzel ağaçlarda dökülecek yaprak kalmadı belkide. Kışa doğru yol alıyoruz. O soğuk, o dondurucu soğuk bizi içine doğru çekiyor. Sıcak elbiselerimizden bizi çıkarıp yakıcı soğuğun içine doğru var gücüyle çekiyor.
Halbuki güneş elini eteğini çektiğinde bu coğrafyadan güzel bir rüya gibi başlamıştı herşey. Yapraklar o boğucu yeşilliklerinden kurtulup sarının bütün tonlarını bize göstermekte adeta yarışırken herşey tam bir şölen gibiydi.
Ölüme doğru giderken bir şölen havasındaydı bütün ağaçlar. Yapraklarını birer birer bırakırken toprağın bağrına belki de farkındaydılar yeni bir baharda tekrar doğacaklara can olacaklarının.
Ama şimdi… O ılık, o serin sonbaharın başlangıcı yok. Şimdi soğuk gelecek. Şimdi şen şakrak düşecek binlerce yaprağın hiçbiri yok. Şimdi yapayalnız. Rüzgar esince bütün bedenine değiyor ağaçların. Yağmur yağınca her yanı aynı anda ıslanıyor. İşte bu acı.
İşte bu belki de en acısı. Dağ gibi ağaçlar ayaktayken sonbaharın gidişini bu denli canı yanarcasına hissederken, düşen bir yağmur damlasına bütün varlığıyla bir anda mağlup olurken…
O zayıf yapraklar, şimdi toprağın altında toprakla bir olmuş o zayıf yapraklar… Halleri nice olur.
Ya insan?
Bir ömürlük dünya saltanatının bitişini sonbaharda farkeden insan. Artık yeterince geç kalmadı mı insanoğlu?
Bak sonbaharda bitiyor. Artık kış geldi. Ömrü boyunca bir ağacın dalında kulluğunu yerine getiren yapraklar toprağın altında kaybolurken, insan sırtında bunca yüküyle toprağın altında da rahata ereceğini sanıyormuşcasına… Ne bu umursamazlık böyle.
Sonbahar bile bitiyor. Aylardan Kasım. Yıl bitiyor. Ömür bitiyor.
16 Kasım 2009
Sonbahar’ın Tam Ortasında
Sonbahar’ın tam da ortasındayım.
Sonbahar’ın tam ortasında yaşamak. Sıcak ve soğuk. Uzak ve yakın. Deniz kenarı ve Ağrı Dağı…
Eylül’de beklenilenler gelmediyse vay haline sonbahar kalbinin. Sonbahar hüzündür ya hani. Belki de önemli olan beklemektir. Hep beklemek. Birisinin gelip gelmemesi önemli değil belki de.
Bir kalp en aşağıda. Diğer kalp en yüksekte. Sonbahar ikisinin ortasında. Sağlam bir bağ. Uzaklarda ki kalpleri tutup birbirine bağlayan. Bir daha hiç ayrılmasınlar diye bağlayan. Yazı ve Kışı çekip birleştiren. Azı ve çoğu, dinlemeyi ve konuşmayı, gitmeyi ve dönmeyi birleştiren bir güç.
Sonbaharda doğmak. Sonbaharda yeniden doğmak.
30 Eylül 2009
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,
kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,
ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hakkedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
”Sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ”git” dediğimde anladım..
Biri sana ”git” dediğinde, ‘
‘kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,
her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ‘
‘affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,
beklemez,
sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar,
ama özgür bırakacak kadar
sevmekmiş…
Haziran 2009
Bilirim
Her şey hazana durmuşken
bir sonbaharda,
doğmak ne güzeldir bilirim
ama her şey yeniden doğmaya durmuşken
bir ilkbaharda,
hazan yaşamak ne kötüdür,
ölmek ne acıdır onu da bilirim.
Hiç ölmemiş olsam da,
bir ilkbaharda sevdaya düştü yüreğim
ondan bilirim.
30 Haziran 2009
Aşk Denilen Muamma
Sevgi üzerine sözler geçiyordu yüreğimden, radyoda çalan şarkıyı dinlerken ve sevgi üzerine bir kaç kelam etme cüretinde bulunmuştu zaten kalemim ben kendime geldiğimde.
Şöyle diyordu şarkıda;
“Yokluğunla avunurum
Benliği yere vururum
Ayağındadır gururum
Ez ezebildiğin kadar
Dilin olayımda söyle
Nasıl yandım sana böyle
Yollarında toprak eyle
Gez gezebildiğin kadar”
İşte bu sevgidir, aşktır, feda olmaktır dedirtiyor düşününce bu şarkı. Evet, sevgi yüreğe yerleşmiş haliyle sevda, ömrüne yerleşmiş haliyle aşk, kıymeti bilinmeden yaşanmış haliyle tutku, hepsinin bir ucunda yar ve yürekle arasında bir bağ var adına sevgi diyorlar. Mevsimsiz bir rüzgâr gibidir sevda, bazen seni savurur, bazen savurduklarını sana getirir sen istememiş olsan da… En kötü yanıdır zamansız oluşu…
Hiç “Tamam şimdi kapılar açık gelsin.” dediğin bir zamanda geldi mi kapına sevda? Gelmez… Çünkü senin yaşamak istediğin zamanda değil, yaşanmak istediği zamanda gelir.
Çünkü o zaman damarına kadar işleyeceğini bilir, çünkü sen gelme dedikçe o daha çok sever yüreğine yerleşmeyi.
zorbadır sevda
ve sevdaya düşen zordadır
başı her daim dardadır
tesellisi yardadır
Yar’in bir bakışına
bin cana fedadadır
ve bu Yar’e vefadır
bir bakışla gelmiştir
adı sevdadır.
Ama asildir, asil de olmalıdır. Hiçbir aşık çiğnetmedi aşkını heveslere, hiçbir aşık kör bakmadı aşkın gerçeğine, her ne kadar da aşkın gözü kör kulağı sağır olsa da… Aşk yürekte yaradır ve her daim ızdıraptır. Aşk ızdırapsız beslenmez. Aşk her daim hasrettir. Aşkın vuslatı yoktur vuslata erdiği gün zaten cihanda yeri yoktur. Aşk dokununca yârin ellerine, ruhun bedenden ayrılışıdır, bakınca yarin gözlerine can vermektir, ondan sonra bir nefes daha yoktur.
Aşk, Mecnundur yanık yürekte, Ferhattır yiğit bilekte. Aşk keremdir, yarin dizinde ölümü sevmektir. Ve aşk Leyladır öldüren gözde, şirindir bekleyen yürekte, aşk Aslıdır yare dermandır.
Nice âşıklar ölmüştü aşkın yolunda tek, aşk yaşasın diye. Ama gel gör ki şimdi öyle değil. Kendini âşık sananlar peşpeşe diziyorlar nice yalanlar nice yaşanmışlıklarla aşkı öldürüyorlar. Aşkı yalan kılıyorlar, bu da çözüyor dizlerimin bağını. Yüreğime ağır geliyor aşk adına söylenen, adı aşk olmayan sözler, hiç ızdırap çekmeden aşkı sahiplenen gözler, aşkı yelere çalan, aşkın başını yere eğmişlikler.
“Ya aşk bende de yalansa.” Diyorum, korkuyorum. Oysa aşk hiç yalan olmamıştı bende, hep başı dik dolaşmıştı yüreğimde, bakışlarımı hiç yere eğdirmemişti benim.
Aşkın mağrurluğunu sevmiştim hep ve asaletini… Aşkın yüreğimi mağlup edişini bile sevdim. Zaten aşkın galibiyeti her yüreğin zaferi değil miydi? Ve aşktı kâinatı ayakta tutan, bütün utancıma rağmen beni de… İçimde hayır diyemediğim her şey, bütün yenilgilerimin adı, bütün zorlarımın en kolay hali, bütün “Asla!” deyişlerimin pes etmiş hali aşktı.
Aşk, yüreğimin gururu, hayatımın umudu, soluğumun durduğu, bakışımın donduğu andı. Ya ben yalandım, ya aşk yalandı.
Ya günah aşktı, ya aşk en büyük günahtı başıma gelen…
Ve aşk, yüreğin en aciz, en güzel halidir anne olunca, yüreğin en çaresiz en ezilmiş halidir yar olunca ve kurşun yemiş halidir, gözlerinde bir gün ağyar olunca….
24 Mayıs 2009
Elfida hep aklımda kalacaksın
Yüzün geçmişten kalan aşka tarif yazdıran
Bir alaturka hüzün yüzün kıyıma vuran
Anne karnı huzuru çocukluğumun sesi
Senden bana şimdi zamanı sızdıran
Şımartılmamış aşkın sessizliğe yakın
Kimbilir kaçyüzyıldır sarılmamış kolların
Sisliydi kirpiklerin ve gözlerin yağmurlu
Yorulmuşsun hakkını almış yılların
Elfida bir belalı başımsın
Elfida beni farketme sakın
Omuzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın
Elfida hep aklımda kalacaksın
Elfida sen eski bir şarkısın
Elfida beni farketme sakın
Omuzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın
Elfida hep aklımda kalacaksın.
04 Mayıs 2009
Önce söz vardı
Her şeyden önce, senden de benden de önce ve sözde yalan yoktu, korku yoktu ve söz sadece güzeldi. En büyük sözle üflenmişti bedenlerimize can. “Kûn feyekûn” “Ol.” denmişti oluvermiştik.
Kainatın özüydü söz. Senin de, benim de, hepimizin özünde en özge yerindeydi söz. Sözden sonra, sözle varolmuştuk. Söz bizden büyüktü.
Ben hep korktum sözden. Sözün hikayesinden sonra ve bütün benliğimle söylenmemiş-söylenememiş sözlerin gölgesinde yaşadım. Çok şey söyleyecek zamanlarım oldu, ama hep döndüm kıyısından, “ya pişman olursam” diye esirgedim hep sözü…
Evet söz büyüktü ve ben küçüktüm. Kaç sözün altında ezildim, kaç kez kendimden büyük sözler ettim ve sözlerim büyüdükçe ben o kadar küçüldüm. Şimdi küçük sözlerden bile korkuyorum.
“Dilinden çok çekersin.” diyordun ya… Emin ol, çok çektim Anne. Ama merak etme şimdi hiç dönmüyor dilim. Kaleme döküldü bütün sözlerim ve hesap vermiyorum artık hiç kimseye. Soranlara, “Kalem öyle yazmış.” diyorum ve kalemim susunca dilimden bir tek söz çıkıyor “neden yazmıyorsun kalem?”
O sözü de kalem hiç takmıyor. Canı isteyince yazıyor ve çıkıyor birkaç kelam ortaya. Zaten benim de söyleyecek hiçbir sözüm kalmamış. Yüreğim konuşuyor hergün. Ben sadece dinliyorum. “Aramızda kalsın” diyor yüreğim bütün sözlerim, Ben de aramızda bırakıyorum bütün sözleri. Hiç kimseye söylemiyorum zaten.
Söyleyemiyorum dedim ya… Korkuyorum, ağzımdan çıktığı an bana hükmetmesinden ve geri dönememekten korkuyorum. Kalem dinliyor bazen bizi konuşurken ve galiba yazıyor yüreğimden çaldığı lafları hiçbir telif hakkı ödemeden. Hepsini kendine mal ediyor, “Ben yazdım.” diyor ve böylece yüreğimde hesap vermekten kurtuluyor lal olmuş dilim gibi. Benim konuşmaktan korktuğum kadar, hissetmekten korkuyor yüreğim de. Tıpkı korkmayı başarmış gözlerim gibi, hala bitmemiş sözlerim gibi.
Hani bir gün yüreğine hükmetmeye çalışmışlardı ve hüzünle dolu şu sözleri söylemişti ya o çaresiz kız;
“Yaşarsın engellerler,
Konuşursun sustururlar
Ellerine kelepçe vururlar
Yüreğine zincir vuramazlar ya….”
Doğru demişti. Doğru demişti, ama, yalan olmuştu bu sözler çünkü yüreğe çoktan zincir vurmuşlardı.
Yüreğe düşen her sevda yasaktı birileri için ve sevdaya söylenecek sözler için konulmuştu bütün yasaklar. Ondandır, sana bu kadar iş düşüyor kalemim. Sen yazabildiğin kadar yaz. Nasılsa bir gün zincir vurulmuş yüreğim gibi kelepçe vururlar sana da ellerime de…
Çünkü bilemediler ve bilemiyorlar ki, aşk hiç yasak olmadı kâinatta, sevda kuşun kanadındaydı ve hep özgürdü oysa…
05 Nisan 2009
Ne kadar güzelsin biliyormusun?
Ne kadar hüzün varsa yeryüzünde gözlerine bakınca yaşadım güzel kız.
Gözlerinin elası kainatın en güzel rengi şu an. Duruşun kainatın en çaresiz kalmış hali, ellerin kainattaki çorak topraklar gibi… Peki yüreğin nasıl yavru yüreğin? Sıcaklığı yakıp kavuruyor mu seni de, içinde sevgi volkanları patlıyor mu? Bütün kainata yetecek kadar sevgi barındırıyorsun içinde değil mi?
Peki biz sana ne kadar sunabildik sevgimizi esirgemeden, senin güzel gözlerin gülsün diye nelerden vazgeçtik? Hiçbir şeyden sanırım yavru, ne sen ne de diğer çocuklar gülsün diye, hiçbir şeyden vazgeçemedik. Ne kendimizden, ne zevkimizden, ne hayatımızdan vazgeçebildik. Sizin hayatınız pahasında da olsa vazgeçmedik vazgeçemedik…
Şimdi, senin bakışların küskün bize. Bir toz bulutu kapattı sanki, gözlerinin her rengi barındıran elasını.
…
Kapatmasın ne olur… Biz sözler dizerken sana, başka da hiçbir şey yapamazken, sen biraz daha diren olmaz mı? Bakma bize bakışlarının küsmüş haliyle. Bizim uzatamadığımız şefkat elini sen uzat bize ne olur… Sen davet et bizim vicdanımızı senin çaresiz hayatına. Biz unutsak da, doğruya dair ne varsa, sen hatırlat bize ne olur, doğrusu asla yalan olmayacak bakışlarınla, sıcağını hiçbir buzulun söndüremeyeceği yüreğinle ve kendinle, yol göster bize.
Çünkü sen cennet meyvesisin ve biz hep yasak koyduk senin yollarına, senin çaresizliğine. Ulaşamadık sana, ellerimiz küçük kaldı, uzatamadık. Bakışlarımız manasızdı, bakamadık sana ve anlam veremedik duruşuna, bilemedik ne dediğini, ne yüreğinin ne gözlerinin…
Biz bilemedik seni. Sen affet sevgi ticaretine kepenk kapatmış yüreklerimizi, affet en güzel yıllarını yok ettiğimiz için bizi, affet sen yerlerden çiçekler toplayacak yaştayken, sana şarapnel parçaları toplatan bizi. Affet kirlenmiş kömür siyahına dönüşmüş yüreğimizi, sorgulamayı unutmuş vicdanımızı. Affet sevgiye uzak kalmış her yanımızı.
Sen bakma bizim ardı arkası gelmeyen kusurlarımıza olur mu? Sen büyük ol ve görme kusurlarımızı. Hani başın bir çınar ağacı olgunluğunda öyle mütevazi duruyorya… Aslında içimi parçalıyor o duruşun. Al resimden çıkar onu, yüreğine bas diyor her yanım. Ama benim yüreğime zincir vurulmuş, senin yüreğin gibi özgür değil, uçamıyor her çaresiz bakışın yüreğine…
Oysa senin bakışların bir anda yüreğime kondu ve dondu içimde bütün soğuk iklimler. Biz fırtınalarda savrulurken, senin yüreğin fırtınalarda yaşamayı öğrenmiş ve tutunmuş bir ağacın dalına. Yaşamayı tercih etmiş ümitle, bize rağmen, dağlardaki korkulara rağmen. Dağların yamaçlarında bulmuş yaşamın güzelliğini, kekik kokularını ayırmışsın barut kokularından. Yaşamayı bilmişsin her şeye rağmen, bir kuru ekmekle açlığını gidermişken sen ve mutlu olmayı bilmişken ve sana yaşatılan her şeye rağmen, yurduna gelenlere hesapsızca gülebilmişken… Ne kadar büyüksün biliyor musun?
Biz verilmemiş hesapların korkusuyla yaşarken, sen hiç korkmadan bizim hesaplarımızdan hala gülüyorsun ya ne kadar büyüksün biliyor musun? Ne kadar güzelsin biliyor musun?
Peki biz ne kadar yıkığız biliyor musun? Ne kadar enkazız, senin inşa edemediğimiz hayatında biliyor musun? Ama sen bize bağlamamışsın gülmek ümidini, ne güzel, ne mutlu sana büyüklerin küçük hesaplarıyla uğraşmaktansa kendi küçük dünyanda büyük gülücükler atabiliyorsan. Ne mutlu sana, helal olsun sana.
Bütün güzellikler senin olsun seninle olsun. Alsın bütün rüzgarlar, güzel olan ne varsa, senin ve bütün çocukların yüreğine götürsün ve savursun kasırgalar bizi de, savursun yüreklerimizi, yok etsin, nasılsa hiç varolmadılar….
01 Nisan 2009
Tek Sen Gelseydin de…
Sevgiden dem vuran yürekleri barındırmayan bir dünyaya kaç sabah daha gözlerim açılacak bilmiyorum ve benim söyleyecek güzelliğe dair hiçbir sözüm kalmadı bugün.
Bırakmadılar içimde umut adına yeşeren duyguları. Senin gidişin yalan dedirtti her şeye.
İnsan yüreklerin yaşadığı bir dünya değil burası, herkesin kendi nefsini yüreğinden büyük gördüğü, hiç kimsenin “işte yüreğim ve ben buradayım” demeye cesaret edemediği, korkuların ecele fayda olsun diye beklendiği ve sevginin çoktan evini alıp gittiği lugatlardan bile silindiği bir dünya burası.
Oysa kim bilir sakladığımız insan yanımız kaç dünya ederdi bıraksaydık nefreti. Hazmedebilseydik insanlığın zirvesine ulaşmış temiz yürekleri ve onlar insanlığın zirvesine çıkarken basamak basamak, onları zirvelerde görmemek için ayaklarının altındaki merdiveni çekip almayacak kadar olsaydı insan yanımız, o kadarcık da olsa ulaşabilseydik insan olmanın şerefine… Ama üzerine alınmasın ki zaten alınmayacaklardır insancıklar, çünkü onlar meclisten içeri söylenen her sözü meclisten taaa en dışarı anladılar, anlayacaklar. Çünkü onların olmayan yüreğine sadece nefretten bahisler taht kurar.
Evet, hazmedebilseydik, işte bu yürek diyebilseydik bütün yüreksizliğimize rağmen.
Tabii şimdi söylüyorsunuz, korkmuyorsunuz, çünkü artık sizin dünyanızda değil, onu yüceltmeniz hiçbir hesabınızı alt üst etmeyecek, hatta “kazandıracak” size değil mi ona övgüler dizmek? Mutlu olacaksınız, üzüldük diyeceksiniz değil mi hiç utanmadan?
Sahi sizin timsah gözyaşlarınız vardı böyle zamanlara sakladığınız, onlarla pekiştireceksiniz değil mi yalancı hüznünüzü? Ve söyleyeceksiniz bütün yalan sözlerinizi acıya dair.
Ah dünya, senin yalan olduğunu düşündüğüm bir günde gösterdin bana bütün gerçekleri,
şimdi bütün gerçeklerin içimde
güzelliğe dair her şeyi yıktığı şu anda,
ne kadar yalan olduğunu anlıyorum aslında.
Ne olurdu sorgusuzca sualsizce sevebilseydik ve korkusuzca ifade etseydik sevgimizi, oysa ne güzel ifade ediyoruz nefretimizi değil mi? Kocaman tanklarla, toplarla, füzelerle küçücük çocukların ışıl ışıl bakan gözlerine doğru hiç korkmadan ve yüreğimiz sızlamadan yol alırken, hiçbir çocuğun o masum bakışları sizin scud füzelerinizi sükut ettiremezken. Ne güzel ifade ediyoruz nefretimizi değil mi bütün o masum yüreklere rağmen. Ne güzel ifade diyoruz değil mi nefretimizi, hain planlar kurarken insan yüreklere korkusuzca, ölümleriyle kendimizi ebedleşmiş kadar mutlu hissederken. Hiç korkmuyoruz değil mi?
Çünkü mevzu bahis nefret ve Kabil’le gelen hiç silinmeyecek müebbet.
Ve ben, sözler dizmiştim kendi kendime geleceğin zaman belki de okursun diye güzel insan. Ama sen gelemedin ve bilemedin, artık neye yarar ki bunların hepsi, benim de ne farkım var ki seni senden sonra yazmışsam, sen bunu bilememişsen, eğer gülümseyememişsen okurken, hiçbir söz diyememişken, ne farkım var ki benim de…
Varsın sen dönseydin de okumasaydın, tek seni kucak kucak bekleyen yavrularına bir kez daha bakabilseydin, eşinin gözlerinde gün gibi doğsaydı bütün gülücükler de…
Tek gelseydin de bende karışsaydım insan yönüne hayran onca insanın kalabalığına, kayıplarına, tek sen gelseydin de…