İyi ki Doğdun Çocuğu Annesini Sardığında

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Gördüğü herşey aslında Anne kucağındaki huzurdan ibaretti. Anne kucağında hayat o kadar huzurlu ki…
O en güzel direksiyonlu araba, üstüne sığabileceği büyük bir kamyon, bütün filler, foklar ve ayılar… Güzel olan herşey tam da o anda Anne kucağında oluyor.
Ağlamaktan vazgeçilecek en güzel yer. Ağlamaya başlanacak en güzel yer.  Koca bebek orada tam da bebek oluyor. Hayat duruyor. Sen o zaman bebel oluyorsun.
Herşey senin bebekliğindeki gibi. Herşey değişirken, herkes büyüyüp yaşlanırken, siyahlar beyazlaşırken sen hep bebek kalıyorsun, hep bebek kal.
İyi ki doğdun çocuğu seni. Anne kucağı sıcaklığında olmalı tüm yılların.
Çocuk, Anne kucağı yanındasın.
Sar onu.
Bırakma hiç.

Sen Neydin?

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Senin gözlerinle doğdum bir gün hayata
ve o günden önceyi hiç yaşamamış saydım.
Hayatımdaki en güzel duyguydun.
Tarifi yoktu yavru,
Bulutlarda gezmek bile böyle güzel değildi,
değildi yeryüzünde hiçbir şey bu kadar güzel.
Sen sevdanın adıydın,
Söylenmemiş bir türküydün dudaklarımda,
Her şey sendin yavru. Her güzelliğin yolu sana çıkıyordu.
Ellerin pamuk gibi değildi,
Pamuk bir nebze ellerine benziyordu.
Cennet ırmaklarını bilmesem de,
galiba gözlerin cennet ırmakları berraklığındaydı.
Sen neydin?
Dünya sendin, aldığım nefestin,
Dokunduğum en güzel tendin.
Yavru, hoş geldin.
Ey güzel yüz, hani büyüdün ya biraz,
Hani alıştık ya artık birbirimize,
Hani gözlerime ilk anlamlı bakışın var ya,
işte o var şimdi aklımda,
Beynime işlenen bir nakış gibi,
Ömrüme ömür katan bir bakış
Her baktığım yerde gördüğüm güzel,
O sen misin yavru?
Hani ilk kez bir şeyler mırıldanmaya başladığında
Söylediğin ilk kelime “baba” olmuştu.
Çok sevinmiştim
Bir gün anne de diyecek demiştim
Ve o gün geldi yavru
Gözlerime bakıp beni çağırdın!
Anne dedin!
Bu dünyada beni çağıran en güzel sestin,
Sen neydin yavru?
Sen bendin.
Yüreğimin derinliklerinde ki bir sestin
Ve ben ömrümü beni çağıran bu sese verdim
Anne anne anne…
Söyle yavru hep söyle!
Hiç durma, bir ömür boyu söyle,
Dualar edeceğim bir ömür boyu bende
Senin anne deyişini hep duymak için
Sensiz geçen günlerime inat,
Bir gün geldi ki doğum günündü,
Bir yıl bitmişti
Oysa bir gün geçmişti sanki senin gözlerinde
Evet tamda o gündü,
ayakların bu kainata ilk iki adımını attı.
Bu bana ayaklarınla ilk gelişindi yavru,
Bu senin ilk yürüyüşündü
Yürü bütün yollar senin
yolların açık olsun
ama bütün yolların benimle olsun
bizimle olsun yavru
Sensiz bir hayata düçar etmesin bizi Mevla
Ey kainat duydun mu?
Gördün mü?
Hamza ilk kez toprağında yürüdü,
İlk kez senin yüzünü okşadı.
Söyle ey kainat,
Hangi yağmur Hamza’nın teni kadar serinletti seni,
Ya da hangi kuş cıvıltısı Hamza’nın sesi kadar ahenkliydi,
Hangi gök gürlemesi Hamza’nın ağlaması gibi gürdü?
Değildi değil mi hiçbiri?
Gözleri annesinin cenneti olan,
oğlum kadar güzel…
Ya da sen hiç bir şey söyleme
Ben söyleyeyim sana bütün bildiklerimi
Sen dinle ve bil ki;
Sendeki bütün güzelliklere sebep
Rabbimin melekleri,gül yüzlü bebeklerdir.
Bakışları kirlenmemiş,
Elleri kirlenmemiş,
Duyguları kirlenmemiş,
Bütün mutlulukları anne kucağında bilmiş
Gül yüzlü çocuklar…
Bil ki yağmur onların gözlerinde bestelenmiş
Güneş onların aydınlığında günlere doğmuş
Yıldızlar parlaklığını onların tertemiz yüreğinden almış
Bütün meltemler onların teninden esinlenmiş
Odur ki sendeki her güzellik, çocuktur
Şahandır, İlkaydır,
Maliktir, Direndir, Çiçektir
Ve oğlumdur, gül kokulumdur
İsimleri başka, yürekleri birdir
Hepsi aynı güzeldir ve bütün annelerindir
Bütün anne olmak isteyenlerindir.

Ne vakit başlasam yazmaya sen giriyorsun kalemimin kapsadığı alana.

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Hayatın bana verilen bir lütuf olduğunu seninle anladım oğlum.
Sen benim canımsın, hayatımsın, gözbebeğim değil ondan da kıymetlisin. Senin melek yüzün, senin kokun, kalemimden her dökülen…
Ne vakit başlasam yazmaya sen giriyorsun kalemimin kapsadığı alana.

Sen bu yüreğin çarpışı, bu gözün ışığı, bu hayatın anlamı diye bildiğimsin. O kadar yazmama rağmen, şiirlerimde eksik söylemişim seni, hep yarım söylemişim, “Her güzelliğin adısın” dedim ama, her güzelliğin içinde yok hiç bir güzellik yine senin kadar.

Ben seni seviyorum ya bu kadar, bütün anneler demek ki bu kadar seviyor çocuğunu ne güzel. Demek ki dünya, bu sevgi barınakları yıkılmasın diye ayakta duruyor, bu kadar savaşlara, zulümlere rağmen inatla. Her şey senin ve bütün çocukların pırıl pırıl gözleri gülsün diye. Öyle biliyorum ki sadece benim sevgim bütün çocukları kuşatmaya yeter, ama beden sınırlı her yere yetmiyor ve yetişmiyor. Keşke çocuklar hep gülse, hep mutlu olsa, hep sevilse.
Biliyor musun senin yüzün gülünce kainat gülüyor, sen üzgün olunca kainat üzgün. Sen hep gül ömrüm, sen hep gül.
Seninle hayatımın en gerçek oyununu oynuyorum. Gerçekten kendimi inşaat yapıyormuş gibi hissediyorum. Seninle dozere kum koyarken, seninle çivi çakarken tahta parçalarına, ustaymışım gibi geliyor bana.
Bazen sen gül diye kurbağa gibi konuşurken kendimi bu kadar kaptırmışlıktan kurtarıp koşup aynaya bakıyorum her şey eskisi gibimi diye. Vak vak amca olurken de öyle, kedi olurken de, hele senin deyiminle “tayygırr” olurken korkuyorum, “ya sen korkarsan” diye. Çünkü o kadar senin dünyana giriyorum ki hiç çıkmak istememecesine. Sen şarkı söylememi istediğinde kendimi dünyanın en güzel sesli bülbülü hissediyorum, sana şiir okurken dinliyorsun ya beni bütün kainat dinliyor sanki, öyle güzel dinliyorsun ki…
Hani bütün günün yorgunluğundan sonra seni uyutmak vakti gelip, sen boynuma sarılıp sırnaşırken bana, bir kedi gibi, yattığımız yerden bir uzay mekiği gibi fırlatıyorum kendimi dünyadan, soyutluyorum önce odadan, sonra evden, sonra sokaktan, sonra karanlıktan, sonra dünyadan, sonra yıldızlardan, her şeyden soyutluyorum kendimi. Dönüp duruyoruz seninle, yattığımız yerden bir kalp figürü oluşturmuş bir şekilde dönüp duruyoruz uzay boşluğunda, ve cennet bolluğunun ortasına düşüyoruz en son.
Seninle cenneti tattığım o anı çok seviyorum. Seni sevdiğim gibi güzel ve gerçek.

Seninle geçen 3 yıl…

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Sen mi büyüdün, yoksa ben çocuk mu oldum?
Ben sana büyümeyi öğretirken, sen de bana oynamayı öğrettin.
3 yıl önceki bu gece de…
Biraz uzakta Kale’deki çalar saatin sesini duyacak yakınlıkta, pencerenin ötesinde sen vardın. Dünya bir bebeğin sesini ilk kez duyalı daha saatler olmuştu sadece…
Seninle ağlamak sensiz gülmekten tatlıdır…
Ama sen ağlayınca artık bir daha deprem yapmaya gerek yok. Ağlamanı susturacak o eller, şimdi uzaktayken… Dur şimdi ağlama.
Duy o sesi!
Duyuyorum sesini… O kelimelerle tarif edilemeyecek güzellikte sesini. Öylece bir dere kenarında sakin akan suyun yanındaki sessizlik kadar, fırtınalı geceden sonra sabahın ilk ışığında dalgaların sonuncusundan da sonra gelen sessizlik kadar güzel sesini…
Yaşa o hayatı…
Bir çocuğa anne olmak, baba olmak… Ya da bir çocuğunun, sana ait dünyanın tek hakimi olması. Onunla oynayınca kazanacağın bir dünya. Onunla yorulunca kazanacağın bir dünya.
Onunla çocuk olunca, çocuğunu büyüteceğin bir hayat…
Bir baba, oğlu büyüdükçe yüreği büyüyen, oğlu büyüdükçe kendi çocuklaşan, yırtılan oyuncağıyla, ses çıkaran kamyonuyla, baba-oğul hayata meydan okuyan…

Ey gül yüzlü çocuk

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Sensin ey gül yüzlü çocuk kalbimin yörüngesinde dönüp duran, içimdeki sevda bahçelerinde açan.
Seninle parantezin içine aldı hayat beni.  Senden önce hiç sırası gelmeyen bir işlemdim, ne toplanınca artıyor  ne çıkarılınca  azalıyordum. Sadece bölündü yüreğim senin hasretinle. Sensizliğinde fonksiyonu olmayan, kainatta  yer kaplayan koskoca bir boşluktum.
Senden sonra varlığım anlam buldu, senden sonra  adım  ANNE  oldu.  Senden sonra yüreğim özgür kaldı içindeki sevgiyle, senden  sonra… Senden sonrası da yoktu ya…
Sen karası olmayan bahtımsım, şansımsın, inancımsın, hergün gördüğüm mucizesin. Kanatlarını açıp bütün özgürlüğüyle,  fani dediğim, baki kıldığın dünyama gelensin.  Şükrü sen getirdin, tevekkülü sen, tefekkürü sen getirdin dünyama.
Sen insan olduğumu  unutturan  bütün yüzlere inat, gülen yüzüsün kainatımın.  Sen çocuksun, meleklere  eşsin, buram buram sevgisin ve yüreğimdesin. Keşke diyorum bütün yüreği taşlaşmış insanların içinde bir parça senden olsa , o zaman kötülük nasıl elini kolunu sallayarak dolaşabilirdi bu denli rahat. Başkalarının mutsuzluğuyla nasıl mutlu olabilirdi bir başkası. Nasıl sahipsiz bırakırdık, açlıktan ölümün gözüne bakan çocukları, nasıl vicdanımız rahat izlerdik zalimin zulmüne maruz kalanları,  nasıl küçücük sebeplerle büyütürdük içimizdeki nefreti.
Nasıl riyayla barışık  olurdu dilimiz, nasıl aşk ayaklar  altında böylesi ezilirdi, nasıl,  nasıl güzel olmazdı her şey, ey ilahi lütuf eğer içimizde senin temizliğini saflığını ve güzelliğini her şeyden üstün tutarak yaşamayı başarabilseydik. En büyük özrümüz bu belki, sen olmamak seni bulamamak içimizin derinlilerinde.
İşte bende sadece bunu yapabiliyorum, sen diyorum, seni diyorum  seni yazıyorum, seni görüyorum. Biliyorum ki,
sen varsın, gerçeksin ve  kurtuluşumsun. Zira sen varsan  istikamet müstakim.

Eylül, Ekim… ya sonrası?

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Kasım!
Sadece bu kadar. Eylül ve Ekim birbirine bu kadar yakınken Kasım o denli uzaktır bu iki aya. Eylül ve Ekim birbirlerine bu denli yapışmışken, Kasım o derece kopmuştur onlardan. Kasım, biraz kış mevsimine yakın. Biraz kaçmak ister gibi Sonbahar’dan.
Eylül ve Ekim, birbirlerine ezelden bağlanmış iki kalp gibi. Birbirleriyle büyümüş iki çocuk. Günler, aylar ve mevsimler geçse de, Eylül aynı Eylül, Ekim aynı Ekim. Eylül biraz durgun, biraz sakin, Ekim hırçın ve inatçı, Ekim “Ben burdayım” diye bağırıyor. Birbirleryle tam oluyorlar.
Kasım…
Belki, şimdi sadece sahibini bekleyen bir Ay.
Sonbahar çocukları kadar mutlu olan var mıdır bu dünyada.
Sonbahar çocukları.
Bir parktaki çimenleri aralıksız örten sonbahar yapraklarından daha güzel bir manzaranın olması ihtimalinin olamaması kadar;
Sonbahar çocuklarının mutluluğu kadar büyük mutluluklar… Olamaz bu dünyada, olmamalı.
Bazen kış mevsiminden gelir sert, kırıp geçiren soğuklar, fırtınalar…
Kasım ayı korurmuş hep Eylül ve Ekim’i. Bazen buda yetmezmiş. Ancak gelen Kış’ın en sert hali de olsa Eylül ve Ekim fırtınaları-karları, sakin, ılık vadilerinde eritir, dize getirir.
Sonbahar çocukları bu dünyada mutlu. Ne mutlu onlara. İçlerinde bir kar çiçeği. Kışın ortasına, tam da ortasında başını kardan çıkarmış, yapraklarını açmış, ben de aranıza geldim der gibi.

Sonbahar Bitiyor, Hayata Devam

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Ölmeye hazırlanıyoruz.
Gerçekten de hazırlanıyor muyuz? Hayatımızın son baharını yaşarken, günler birer birer elimizden kayarken, kış mevsimine ne kadar hazırlık yaptık.
Son baharını yaşayan ömrümüz, yaprakları bir bir dökülen ağaçlar gibi, kış ayında hazırlıksız çırılçıplak mı kalacak. Yoksa, dökülen yapraklara karşılık herbirinin yerine birer iyilik tohumu mu ektik. Sonhabarın durgunluğu-duruluğu, ruhlarımızı ne oranda dinlendirmiş, arıdırmış, temizlemiştir bilmiyorum. Ancak geç kalmış sayılmayız. Sonbaharın son ayında, kara kış gelmeden; ömrümüzün son demlerinde ömrümüz bitmeden artık elimizden ne geliyorsa yapalım artık. Bir fidanımız varsa onu dikelim. devamını oku

Yağmur Gözlüm

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Yağmur gözlerinde bir küçük yaştım.
Yağmur gözlerinde çoğalıp arttım.
Yağmur gözlerinde berrak bakışlım.
Yağmur gözlerinde sele karıştım.
Pamuk saçlarında bir titrek teldim.
Pamuk saçlarında yeşerip geldim.
Pamuk saçlarında bahar kokuşlum.
Pamuk saçlarında yele karıştım.
Narin ellerinde bir şeffaf tendim. Narin ellerinde sevmeyi bildim.
Narin ellerinde gül dokunuşlum.
Narin ellerinde ele karıştm.
Şefkatli yüreğinde atan bir kalptim.
Şefkatli yüreğinde bilip öğrendim.
Şefkatli yüreğinde, hayat nakışlım.
Şefkatli yüreğinden söze karıştım

O’nunla Büyümek

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Böyle demişti ufaklık, daha yaşıtları (mı desem aylıkları  mı desem) dedeyi, babayı yeni yeni hecelerken.

Balkonda ki baba, o sırada balkonda mıydı heyecandan, yoksa bulutlardamıydı mutluluktan bilmiyor. Bülbül’ün güzel şarkısının yankısındaydı  hala.
Babaa, balkonda mısın?

Onu büyütürken O’nunla büyümek. Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. O’nunla uyanmayı, O’nunla gözünü açmayı, O’nunla yürümeyi öğrenmek. O’nunla beraber düşmek, O’nunla tekrar kuşları, taşları öğrenmek, karıncaları sabırla izlemek, O’nunla küçük bir kek parçasını saatlerce yemeye çalışmak.
Bazen geçen çöp kamyonunu farketmek, bazen de okunan ezanla dua etmek. Çizgi filmleri severek ve isteyerek baştan sona ezberlemek, aslanı kaplanı hücrelerine kadar ezberlemek, birazda fil taklidi yapmak, ama olabildiğince ciddiyetle. O’na hayatı öğretmek.
Hayatı O’nunla baştan, en baştaki anından itibaren öğrenmek.
Bir Baba’ya oğlunun Annesinden gizli yaptığı bir torpilmidir.
Horoz:
-Babaa, balkonda mısın?
Baba:
-Hayır oğlum kalbindeyim. Hep seninleyim.

Ne ki Dünya, Üç günlükten başka…

Cumartesi, Haziran 19th, 2010

Ne ki dünya, üç günlükten başka,
ne ki dünya, bir uykudan başka,
ne ki dünya, bir nefes almaktan ve vermekten başka,
ne ki dünya, senden ve benden başka,
ne ki, dünyaya bu kadar sıkıntı yakışıyor,
ne ki dünya, onca zulüm yaşıyor,
ne ki, dünyada masumiyet bu kadar pahalı,
ne ki, dünya da insanca yaşamak bu kadar zor,
ne ki, dünyada sevmek bu kadar zor,Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. ne ki, dünya da vefanın adı silindi,
ne ki, dünyada güvenmek bu kadar zor.
Nesin ki sen dünya, sen de ben yaşayamıyorum.  devamını oku